Görünmez Kentler, Görünmez Kadınlar – Armağan Ekici

 

Calvino, 1967-1980 arasında (44 yaşından 57 yaşına kadar) Paris’te yaşamış. Raymond Queneau ile bu yıllarda arkadaş olmuş; Queneau’nun konuları, yazı teknikleri çok ilgisini çekmiş; Oulipo grubuna 1972’de katılmış. Bu yıllarda, hem Queneau, hem de Calvino, ütopyacı sosyalist Charles Fourier’nin yazdıklarıyla da çok ilgilenmişler. Calvino’nun bu yıllarda gösterge-anlam ilişkileri üzerine de çalıştığını biliyoruz.

Calvino’nun 1972’de yayımladığı Görünmez Kentler, tüm bu unsurların düğüm olmasıyla ortaya çıkmış bir kitap; içeriğinin olağanüstü renkliliğinin, kitabı oluşturan masalların ışıltılı hayal gücünün yanında, yapısıyla, Calvino’un bunu izleyecek iki romanını, Kesişen Yazgılar Şatosu ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu da haber veren bir eser. Marco Polo ve Kubilay Han arasındaki sohbetlerden oluşan bir çerçeve öykünün içine yerleştirilmiş 55 şehir tasviri, ilk bakışta, bir fantastik edebiyat klasiğinin tüm renklerini, Borges’çi temalarını sunuyor (zaten, kitap, Amerika’nın en saygın bilim kurgu-fantezi ödülü olan Nebula ödülüne aday gösterilmiş). Ama kitapta bundan çok daha fazlası var:

Harry Mathews, Oulipo Compendium’da bu kitabı Calvino’nun Oulipo’cu işleri arasında saymıyor (buna karşın, Kesişen Yazgılar Şatosu ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, ikisi de anlatının uyacağı kısıtlamaları belirleyen bir şemaya göre yazılmış olmalarıyla Oulipo’cu işler). Yine de, kitabın yapısına bakınca, işin böyle olmadığından, bu kitabın da Oulipo’cu kısıtlamalara uyularak yazılmış olması gerektiğinden emin gibiyim:

Öncelikle, kitabın makro düzeydeki planında aşikâr bir matematiksel yapı var: Kitabın 55 şehir tasviri, içiçe geçmiş 11 başlık altında birbiriyle ilintilendirilmiş (Kentler ve Anı, Kentler ve Arzu, Kentler ve Göstergeler, İnce Kentler, Kentler ve Takas, Kentler ve Gözler, Kentler ve Ad, Kentler ve Ölüler, Kentler ve Gökyüzü, Sürekli Kentler, Gizli Kentler). 11 başlık, düzenli bir sırayla ilerleyerek yer değiştiriyorlar. Bu sıralama içinde, 55 şehir, 9 bölüm halinde gruplanmış; ilk ve son bölümde on kent, aradaki yedi bölümün her birinde beş kent var. Her bölümün başında ve sonunda Marco Polo ve Kubilay arasında geçen çerçeve öykünün bir kısmını okuyoruz. Baştaki ve sondaki on şehirlik uzun bölümler, kitabın iki dayanağı, iki ucu gibi; bu iki uçtaki başlıkların sırası da birbirlerini yansılıyor, ayna simetrisi gösteriyor. Bu bölümlerdeki başlıklar, 1-1-2-1-2-3-1-2-3-4 diye sıralanmış; bu, bana Pythagoras’çıların Tetraktys’ini (1-2-3-4 sayılarını sıralayarak elde ettikleri 10’un mükemmelliğini) hatırlatıyor.

Calvino’nun kitabı kurarken seçtiği bu mimarîyi, bir köprünün kemerli yapısına benzetiyorum. Beşinci bölümün sonunda, çerçeve öykü, bu simetrik yapının orta noktasına, kilit taşına vardığımızı şöyle haber veriyor:

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

            — Peki köprüyü taşıyan taş hangisi? — diye sorar Kubilay Han.

            — Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisi —, der Marco.

            Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

            — Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.

            — Marco cevap verir: — Taşlar yoksa kemer de yoktur.

 

Bu noktada, kitabın kemerinin zirvesine ulaşıyoruz; buradan sonra kitap da inişe geçiyor; kitabın bizimle oynadığı oyun tekinsizleşmeye, şehirlerin atmosferi değişmeye, hayallerin, arzuların, isteklerin, anıların şehirlerinden, içinden çıkılamayan, lanetli, karanlık şehirlere dönüşmeye başlıyorlar. Yukarıdaki alıntının hemen sonrasında, Calvino, çerçeve öyküdeki işlerin de göründüğü gibi olmadığını işaret etmeye başlıyor bize. Altıncı bölümün girişindeki şehir tasvirini dikkatli okuyarak Marco Polo ve Kubilay Han’ın tam olarak hangi şehirde olduklarına dikkat etmemiz gerekiyor mesela; aynı, tarihsel Marco Polo’nun öykülerine Venedik’te uzun süre inanılmaması, Polo’nun sahiden de Çin’i görmüş olduğuna insanları ikna edememiş olması gibi, bizim de bu öykülere birkaç katmanlı bir temkinle yaklaşmamız gerekiyor.

Araştırırsanız, kitabın yapısının değişik yöntemlerle görselleştirildiğini görebilirsiniz; simetrik yapıyı vurgulayan bir çözümü buraya ekliyorum. (Meraklısına, internet üzerinde, Seeing Calvino başlığı altında derlenmiş illüstrasyon çalışmalarını da özellikle tavsiye ederim).  Benim hayalimdeki görselleştirmede, kitabın planını taş bir köprüye oturtuyorum; taşların renklerini grup başlıkları belirliyor (ve kitap ilerledikçe bu grupların “rengi soluyor”, görünmezleşiyorlar).  Soldan sağa her bir bölüm köprünün birer gözünü oluşturuyor. Köprü, beşinci bölümdeki kilit taşı noktasında simetrik bir dönüşle, bir tür Mobius şeridi gibi katlanarak inişe geçiyor. Tüm bu tasarım, belli belirsiz,  Venedik’in Rialto köprüsünü anımsatıyor.

Kitapta Oulipo’culuk olmasından şüphelenmemin tek nedeni bu yapı değil. Bölümlerin de Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ya benzer bir karşıtlıklar sistemiyle yazılmış olabileceğinden şüpheleniyorum; görebildiğim kadarıyla, metinlerin pek çoğunda da metnin içinde bir dönüş noktası var, önce görüneni, sonra da işin aslını, olası başka bir açıklamayı veriyorlar.

Tüm bunlara rağmen, kitapta yalnızca fantastik edebiyat ve Oulipo’cu formalizm görmek büyük bir hata olur. Koskoca bir “kadın” teması var mesela; kitaptaki 55 şehrin her biri bir kadın adı taşıyor. Özellikle kitabın ilk yarısında, tekrar tekrar, şehirlerin cazibesi, heyecanı, iç yakıcılığı, o şehirlerde yolcunun karşısına çıkan kadınlarla anlatılıyor. Kitap, neredeyse şehirlerden bahsettiği kadar, yazarın erkek zihninin merkezini, çekim noktasını oluşturan o “ebedi kadınlık”tan bahsediyor aslında; bir erkeğin zihninde, ömrü boyunca arzu, özlem, korku ve ödüllerin ana belirleyicisi olan kadın arketipinden bahsediyor: Görünmez Kentler başlığı altında Görünmez Kadınlar’ı da okuyoruz. Calvino’nun, şehir-kadınların adını vererek kurduğu cümleleri bir de bu gözle okumalıyız.

Türkçenin en önemli kitaplarından biri olarak gördüğüm, belki de yegâne fantastik edebiyat klasiğimiz olan Göçmüş Kediler Bahçesi, Görünmez Kentler’den yedi yıl sonra yayımlanmış; çerçeve öyküyle içiçe geçmiş masallar ve çerçeve öykünün satrançla paralelleşmesiyle Görünmez Kentler’i selamlıyor; bu durum, Bilge Karasu’nun o yıllarda edebiyatın uç meseleleriyle uğraşıyor olduğunun ispatlarından biri.

Görünmez Kentler’in Türkçe çevirisi, Işıl Saatçıoğlu’nun çeviri notu ve “arkasöz”üyle örnek bir sunum teşkil ediyor. Şu anda YKY’nin yayımladığı bu çevirinin ilk baskısı, 1990’da, Murathan Mungan’ın yönettiği “çilek” işaretli diziden, Remzi Kitabevi’nden çıkmıştı.

Saatçıoğlu, arkasöz’de kitabı “kristal bir labirent” olarak anıyor. Kitap, gerçekten de, tüm bu zenginliğiyle, şehir kavramı etrafında, hayat üzerine pek çok meditasyondan oluşuyor; Calvino’nun kırkdokuz yaşının hayat tecrübesi ve bakışı hissediliyor kitapta. Okur da hayatın içinden geçtikçe, hayat tecrübesi kazandıkça kitabın derinliğini daha iyi görecek, kendi hayatının da kitabın bu kristal labirentinde tekrar tekrar yansılandığını farkedecek. Kitabı okumamışlara, bu iddiama tek bir örnek vereceğim: işte şu cümleler, 1972’de yazılmış, 1990’da çevrilmiş, sizin onu okumanızı bugüne dek sessizce beklemiş:

İki yolu var acı çekmemenin: birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve göremeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.

Related posts

Leave a Comment