Truman Capote, Kurmaca Sanatı No:17

Truman Capote, Brooklyn Heights’ta, büyük bir zevk ve zarafet ile yakın zamanda restore ettiği geniş, sarı bir evde yaşıyordu. Evinden içeri girdiğimde, omuz hizasından yukarısı, içinde ahşap bir aslan heykeli bulunan ve yeni geldiği her halinden belli olan bir kutuya gömülüydü. Bir bıçkı tozu ve talaşlar hengâmesi ortasına nadide bir doğumu kuvvetli bir şekilde çekip “Burada!’’ diyerek sızlandı. “Daha önce hiç böyle görkemli bir şey görmüş müydünüz? Evet, işte bu! Onu görür görmez satın aldım, o artık tamamıyla
benim.’’ “Oldukça heybetliymiş’’ dedim, “Onu nereye koyacaksınız ki?’’ “Neden ki, şömineye tabii ki’’ dedi Capote. “Ben bu dağınıklığı toparlatırken siz de misafir salonuna buyurunuz.’’ Misafir salonu Viktoryen karakterdeydi; size, bir şekilde çok kurnaz küçük bir çocuğun cebindekileri anımsatan bu oda, cilalı masalar ve bambu kitaplıklarda kendi nizamı içinde dizilmiş, Capote’nin en mahrem sanat eserleri ile şahsi hazinelerinin koleksiyonunu barındırıyordu. Misal, Rusya ıraklığından getirilmiş altın bir Paskalya yumurtası, demir bir köpek, oldukça aşınmış bir Fabergé hapkutusu, birkaç bilye, mavi seramik meyveler, prespapyeler, Battersea kutuları, posta kartları ve eski fotoğraflar… Kısaca dünya etrafında bir günlük macerada yararlı ve kullanışlı olabilecek olan her şey…

Capote’nin kendisi de ilk bakışta bu izlenime çok iyi bir uyum sağlamıştı. O, kısa ve sarışın, perçemi inatla gözleri üzerine düşen, gülümsemesi ani ve sıcak bir adamdı. Yeni tanıştığı herhangi birine olan yaklaşımı meraklıca ve arkadaşçaydı. O, herhangi bir şeyce ele geçirilmiş gibi dursa da, aslında sadece ele geçirilmeye
fazlasıyla hazır bir görünümdeydi. Onunla ilgili, gözleri üzerine perde indirmeyi zor kılan, tüm iradeliliğini hissettiren bir şey var idiyse de, bunu mümkün olduğunca görmezden gelmek daha iyiydi sanki. Giriş salonunda bir boğuşma sesi duyulduktan hemen sonra Capote, önünde beyaz yüzlü kocaman bir bulldog ile içeri girdi.

“Bu, Bunky’’ dedi. Bunky beni kokladı ve oturduk.

PATI HILL: Tekrar merhaba Bay Capote. İlk defa ne zaman yazmaya başladınız diye sorarak röportaja başlamak istiyorum.
TRUMAN CAPOTE: Mobile kasabası civarında yaşayan on-on bir yaşlarında bir çocukken… Cumartesileri dişçiye gitmek için kasabaya inmek zorundaydım ve burada Mobile Press Register tarafından organize edilen Sunshine Club’a katıldım. Burada, çocuklar için düzenlenen bir resim boyama ve yazma yarışması vardı ve ayrıca her Cumartesi öğleden sonra da bedava Nehi ve Coca-Cola eşliğinde bir parti verilirdi. Kısa hikâye yarışması için belirlenen ödül, ya bir midilli ya da bir köpekti; hangisi olduğunu unuttum, fakat onu deli gibi istediğimi hala hatırlıyorum. Eylemlerinin iyiye gitmediğini fark ettiğim bazı komşularımdan feyz alarak “Old Mr. Busybody’’ (Bay İhtiyar Meşgulbeden) diye bilinen bir roman à clef  (yaşanmış, gerçek olayların kurmaca kılığına sokularak anlatıldığı bir roman türü) yazdım ve bununla yarışmaya katıldım. Hikâyenin ilk kısmı, gerçek ismim olan Truman Streckfus Persons adı altında bir Pazar günü yarışmada göründü. Daha sonra biri, aniden yerel bir skandalı kurmaca olarak sunduğumu fark etti ve bu yüzden hikâyenin ikinci kısmı asla göstericiye çıkamadı. Doğal olarak, bir şey kazanamadım.
PATI HILL: O zamanlar bir yazar olmak istediğinizden emin miydiniz peki?
CAPOTE: Bir yazar olmak istediğimin farkına varmıştım. Fakat aşağı yukarı on beş yaşıma kadar bundan emin olamamıştım. O zamanlar, küstahça, hikâyelerimi dergi ve edebi dörtlülere göndermeye başlamıştım. Hiçbir yazar ilk yayın-kabulünü unutamaz. On yedinci yaşımın güzel bir gününde, aynı sabahın postasında, birinci, ikinci ve üçüncü kabullerimi aynı anda aldım. Ah! Sana söylebilirim ki, o an yaşadığım heyecan sersemliğinin herhangi bir tabiri olamaz!
PATI HILL: İlk ne yazmıştınız?
CAPOTE: Kısa hikâyeler… Gerçi benim sadık ihtiraslarım hala bu türün etrafında gezinmekte. Ciddi şekilde düşünüldüğünde, kısa öykü bana göre, mevcut düz yazı türünün en zorlu ve en disiplin gerektiren formudur. Sahip olduğum tüm kontrol ve tekniği, tamamıyla bu türdeki deneyimime borçluyum.
PATI HILL: “Kontrol’’ derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

CAPOTE: Kastettiğim, eldeki materyalden daha üstün bir biçimsel ve duygusal devamlılık… Bence bir hikâye, bir cümledeki aksak bir ritim tarafından enkaz haline getirilebilir -özellikle sonuna doğru vuku bulmuşsa veya paragraflamada, hatta noktalamada bir kusur varsa-. Henry James noktalı virgül, Hemingway ise birinci sınıf bir paragraf ustasıdır. Duyuşsal olarak bakarsak, Virgina Woolf asla kötü bir cümle yazmamıştır. Elbette vaaz ettiğim şeyleri başarılı bir şekilde uyguladığımı kastetmiyorum. Deniyorum, hepsi bu!
PATI HILL: Sizce biri, kısa hikâye tekniğine nasıl ulaşabilir ya da ulaşabilir mi?
CAPOTE: Her hikâye kendi teknik sorunsallarını sunduğundan, açıkçası hiç kimse onları ‘iki kere iki eşittir dört’ temelinde genelleyemez. Hikâyeniz için doğru formu bulmak, hikâye anlatmanın en doğal yolunu basitçe farketmektir. Bir yazarın hikâyesinin doğal şeklini sezip sezmediğinin testi ise şudur: Onu okuduktan sonra farklı bir şekilde düşünebiliyor musunuz ya da o, hayal gücünüzü doyurabiliyor mu ve
size kesin, bitmiş görünüyor mu? Bir portakal gibi bitmiş. Bir portakal gibi doğanın hakkıyla yaptığı bir şey.
PATI HILL: Birinin kendi tekniğini geliştirebilmesi için kullanabileceği yöntemler mevcut mudur sizce?
CAPOTE: Çalışmak, bildiğim tek yöntem. Yazmak, tıpkı müzik veya resim sanatlarında olduğu gibi derinlik, ışık ve gölge kanunlarına sahiptir. Eğer onları bilerek doğmuşsanız, ne hoş! Eğer öyle değilse, onları öğrenin. Sonrasında kendinizi kurallara adapte edebilmek adına gerekirse onları yeniden düzenleyin. Hatta bizim en aykırımız olan Joyce bile, fevkalade bir zanaatkârdı; o, Dublinliler’i yazabildiği için Ulysses’i yazabilmişti. Birçok yazar, kısa öykü yazmayı bir tür parmak egzersizi olarak görür. Ancak, bu gibi durumlarda, egzersiz yapanlar kesinlikle sadece onların parmaklarıdır.
PATI HILL: Uzun süre önce yazmış olduklarınızı şimdi yazdıklarınız kadar beğeniyor musunuz?
CAPOTE: Evet. Örneğin, geçen yaz Other Voices, Other Rooms (Öteki Sesler, Öteki Odalar) adlı romanımı, yayınlandıktan sekiz sene sonra tekrar okudum ve sanki yabancı biri tarafından yazılmış bir kitabı okuyor hissine kapıldım. Gerçek şu ki, bu kitaba yabancı olan benim; öyle görünüyor ki onu yazan kişi, benim şimdiki özbenliğimle çok az ortak özelliğe sahip. Mentalitelerimiz, sühunetlerimiz tamamıyla farklı. Yakışıksızlığımıza rağmen, bu ilişki şaşırtıcı bir yoğunluğa ve hakiki bir gerilime de sahip. Other Voices, Other Rooms’u yazdığımda, onu yazabildiğim için çok memnundum, öteki türlü buradaki duygular asla zuhur edemeyecekti. The Grass Harp (Çimen Türküsü) adlı kitabımı ve kısa öykülerimin birkaçını da severim, fakat hünerden başka hiçbir şey olmayan “Miriam” hariç. “Children on Their Birthdays” ve “Shut a Final Door” öykülerimi de severim. Ah bir de özellikle, A Tree of Night (Gece Ağacı) isimli koleksiyonumda yer alan ve birçoklarının pek önemsemediği “Master Misery” adlı hikâyemi…
PATI HILL: En iyi hikâyeleriniz ve kitaplarınız hayatınızın görece sükûnetli bir anında mı yazıldı? Eserlerinizi hissi itkilerinize rağmen mi, yoksa onlar sayesinde mi daha iyi yazarsınız?
CAPOTE: Eğer Nembutal’ın (bir çeşit uyuşturucu) tetiklediği dönemsel rahatlamaları hesaba katmazsanız, hayatım boyunca neredeyse hiç, sakin bir an dahi yaşayamadığımı söyleyebilirim. Yani, düşününce, hayatımın iki yılını Sicilya’daki bir dağın tepesinde bulunan çok romantik bir evde geçirdim. Tanrı biliyor ki, orası sessizdi ve The Grass Harp’ı yazdığım yerdi. Lakin söylemeden edemeyeceğim; ölümcüllüğe giden çabalama ve bir gerilim zerresi bana iyi hissettirir.
PATI HILL: Çok okur musunuz?
CAPOTE: Çok fazla. Reklamlar, tarifler ve etiketler de dâhil neredeyse her şey. Gazetelere karşı bir tutkum var; her gün New York’ta yayınlanan tüm gazeteleri, Pazar eklerini ve birçok yabancı dergiyi okurum. Satın almadıklarımı ise gazete standlarında… Bir haftada ortalama beş kitap okurum! Normal uzunluktaki bir romanı bitirmek iki saatimi alır. Polisiye okumaktan keyif alırım ve birgün bir polisiye de ben yazmak istiyorum. Birinci sınıf kurguları tercih etmeme rağmen, son birkaç yıldaki okumalarım mektuplara, araştırma yazılarına ve biyografilere yönelmiş durumda. Yazıyorken okumak beni asla rahatsız etmez. Demek istediğim, bir başka yazarın üslubunun kalemime tamamıyla nüfuz ettiğini hiç görmedim. Ancak şunu söylemeliyim ki bir keresinde, James’in uzunca bir cümlesini okurken benim cümlelerimin de korkunç bir şekilde uzamaya başladığını farkettim.
PATI HILL: Peki en çok hangi yazarlardan etkilendiniz?
CAPOTE: Birkaç eleştirmenin benim önceki çalışmalarımın Faulkner, Welty ve McCullers’ı anımsattığını bana bildirmesine rağmen, gördüğüm kadarıyla bir edebi etkileşimin içerisine doğrudan, tamamıyla hiç girmedim. Ancak muhtemelen bu üç ismin ve de Katherine Anne Porter’ın büyük bir hayranıyım. Gerçekten şöyle bir baktığımda, hepimizin Güney’de doğmuş olması haricinde, ne onların birbirleriyle başka ortak noktaları olduğunu düşünüyorum ne de benimle. Öte yandan, Thomas Wolfe okumaya karşı koyamamanın başka bir ideal yaşı yoksa bu on üç ve on altı yaş arasındadır. Şu an tek bir satırını dahi okuyamama rağmen, o zamanlar Wolfe bana büyük bir dahi olarak görünürdü ki hala da öyledir. Hayatımda oluk açan diğer gençlik alevleri de Poe, Dickens ve Stevenson oldu. Onları anılarda seviyorum, fakat şu an okunaksız buluyorum. Ama Flaubert, Turgenyev, Çehov, Jane Austen, James, E. M. Forster, Maupassant, Rilke, Proust, Shaw, Willa Cather gibi isimlerin eserlerinin verdiği şevk ve heyecan kalıcıdır. Bu verdiğim liste çok uzun, biliyorum. Ama iki yıl önce ölen ve ölümü gerçek bir kayıp yaşatan, eşsiz yazar James Agee ile listeye son vereceğim. Bu arada, Agee’nin eserleri, filmlerden oldukça etkilenmiştir. Sanırım
birçok genç yazar, filmlerin görsel ve yapısal tekniklerinden bir şeyler öğrenmiş ve filmlerden ödünç birşeyler almıştır. Sanırım ben de onlardan biriyim.
PATI HILL: Yazma alışkanlıklarınızdan birkaçını anlatabilir misiniz? Mesela yazmak için masa ya da herhangi bir aygıt kullanır mısınız?
CAPOTE: Aslında tamamen sade bir yazarım. Kendimi, elimde kahve ve bir sigarayla bir kanepede gerili ya da bir yatakta uzanmış bir şekilde olmaksızın düşünemiyorum. Duman üflemek ve bir şeyler yudumlamak zorundayım. Öğle vakti geldiğinde, kahveden naneli çaya, çaydan şeriye ve şeriden de martiniye geçerim. Yazarken daktilo kullanmıyorum. Başlangıçta değil en azından. İlk nüshalarımı el yazısıyla (kurşun kalemle) yazarım. Daha sonra tamamını tashih ederim, yine el yazısıyla. Esasen, kendimi bir biçimci gibi düşünürüm ve biçimciler herkesin bildiği gibi, virgülün konumu ve noktalı virgülün yoğunluğu ile ilgili takıntılı hale gelebilirler. Bu tür obsesyonlar ve bunlara teslim olduğum zamanlar, tahammül sınırlarının ötesinde beni rahatsız eder.
PATI HILL: Öyle görünüyor ki biçimci olan ve olmayan yazarlar arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Hangi yazarları biçimci, hangilerini olmayan olarak adlandırırsınız?
CAPOTE: Biçim nedir? Zen Koan’ın sorduğu gibi “Bir elin sesi nedir?” Hiç kimse gerçekten bilemez; ama bildiğini ya da bilmediğini sanır. Bana göre biçim, -eğer daha naçizane bir tanımı mazur görebilecekseniz- bir sanatçının duyarlılığının aynasıdır ve o, bir sanatçının eserlerindeki içerikten çok daha önemlidir. Öte yandan bir dereceye kadar aslında tüm yazarlar biçimleyicidir. Ronald Firbank, Tanrı kalbini kutsasın, biçimden başka hiçbir şeyi yoktu ve Tanrı’ya şükürler olsun ki, o da bunun farkındaydı. Fakat biçim mülkiyeti, genellikle bir engeldir, olumsuz bir etkidir; olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi -E. M. Forster, Colette, Flaubert, Mark Twain, Hemingway ve Isak Dinesen örneklerindeki gibi- bir takviyedir. Misal, Dreiser stil sahibi bir yazardır. Dio buono! (Ulu Tanrım!) Nasıl da unuturum! Eugene O’Neill ve
Faulkner da en az onun kadar muhteşemdir. Onların hepsi bana, yazar ve okur arasındaki iletişime bir şey katamayan, kuvvetli ama olumsuz biçimlere karşı muzaffer görünürler. Sonra, çok zor, hayran olunası ve her zaman çok popüler olan biçimsiz biçimciler vardır: Graham Greene, Maugham, Thornton Wilder, John
Her sey, Willa Cather, Thurber, Sartre (hatırlayın, biz içeriği tartışmıyoruz), J. P. Marquand ve diğerleri… Fakat evet, stilsiz hayvanlar da var. Onlar yazar değil, sadece şekilsiz, kör ve sağır mesajlarla kilolarca kaliteli kâğıdı karalayan terli daktiloculardır. Bu biçimin var olduğunu bilir gözüken nispeten genç yazarlar kimlerdir peki? P. H. Newby, Françoise Sagan ve birkaç isim daha… Bill Styron; o kız, hoş anları olan Flannery O’Connor. Ve James Merrill. William Goyen, tabii histerik olmayı bırakabilirse. J. D. Salinger, özellikle günlük konuşma dilinde. Colin Wilson? Başka bir daktilocu daha…
PATI HILL: Ronald Firbank’in biçimden başka pek de bir şeyi olmadığını ifade ettiniz. Sizce, yalnızca biçim, bir yazarı büyük bir isim yapmaya yeter mi?
CAPOTE: Hayır, hiç sanmıyorum. Yine de tartışılabilir ama. Mesela Proust’u biçiminden ayırırsanız geriye ne kalır ki? Biçim, Amerikalı yazarlar için hiçbir zaman çok önemli bir nokta olmadı. Buna rağmen bu konuda en iyilerin bir kısmı yine de Amerikalılardır. Hawthorne bize iyi bir başlangıç sundu. Son 30 yıldır Hemingway, eğer biçimsel olarak konuşursak, birçok yazarı hiç kimsenin etkilemediği kadar etkilemiştir. Şu anda, herkes kadar bizim Porter Hanım’ımız (Sarah Porter, Amerikalı eğitimci) da neyin ne olduğunun farkında bence.
PATI HILL: Peki, bir yazar stil öğrenebilir mi?
CAPOTE: Hayır. Biçim, birinin gözlerinin hissetiği renklerden daha fazla bilinçlice algılanabilecek bir şey değildir. Neticede, stiliniz sizsinizdir. Bir yazarın kişiliği en nihayetinde onun eserleriyle tam bir ilişki içerisindedir. Kişilik, bütün bir insan olarak eserin içinde gizlidir. Kişilik, edebi dünyada tartışmalı bir konu, biliyorum, ama bahsettiğim şey de bu zaten. Yazarın bireysel beşeriyeti, onun dünyaya karşı kelimeleri ve jestleri, neredeyse okurla iletişim yaratan bir karakter gibi belirmelidir. Eğer kişilik müphem, bulanık veya zar zor edebi ise, ça ne va pas (bu iş yürümez/ tamamlanmış değildir). Faulkner, McCullers… Onlar bir çırpıda kişiliklerini yansıtırlar.
PATI HILL: Eserlerinizin Fransa’da geniş çapta yankı uyandırmasını enteresan buluyor musunuz? Bir de sizce stilin çevirisi mümkün müdür?
CAPOTE: Neden olmasın? Stil sağlayan yazar ve çevirmen, artistik ikizdir.
PATI HILL: Geleceğe yönelik kesinleşmiş fikir ve projeleriniz var mı?
CAPOTE: (Dalgın dalgın) Ha, evet var gibi. Şu ana kadar hep benim için en kolaylarını yazdım: Şimdi başka bir şey denemek istiyorum, bir çeşit kontrol edilmiş ölçüsüzlük… Zihnimi daha fazla kullanmak istiyorum ve olabildiğince renk. Bir keresinde Hemingway, ilk ağızdan herkesin roman yazabileceğini söylemişti. Şu an onun tam olarak neyi kastettiğini çok iyi anlıyorum.
PATI HILL: Başka herhangi bir sanat dalı ilginizi çekti mi peki?
CAPOTE: Tam olarak sanat mı bilmiyorum ama, seneler boyunca sahne heveslisiydim ve her şeyden daha fazla bir step dansçısı olmak istedim. Evdeki herkes beni öldürmek isteyinceye kadar solo-step- dans alıştırması yapardım. Daha sonra, gece kulüplerinde gitar çalıp şarkı söylemek istedim. Bu yüzden, bir gitar ile tüm kış boyunca sürecek gitar dersleri için yeterli miktarda para biriktirdim. Fakat sonunda tüm yapabildiğim “I Wish I Were Single Again’’ (Wilf Carter, “Tekrar Bekâr Olmayı Dilerdim”) adlı, başlangıç seviyesindeki bir şarkıyı çalabilmiş olmamdı. Çok yorgun hissettiğim bir gün, otobüs durağındaki bir yabancıya gitarımı verdim. Ayrıca resim sanatına da merak sardım ve üç sene boyunca bu alanda eğitim aldım; lakin korkarım ki tutku, la vrai chose (gerçek bir matah), benimle değildi.
PATI HILL: Peki, size yönelik eleştirilerin size bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?
CAPOTE: Yayından önce ve hükümlerine güvendiğiniz insanlar tarafındansa evet, eleştirinin yararı dokunur. Fakat bir şeyler yayınlandıktan sonra, okumak ve duymak istediğim tek şey övgüdür. Ondan başka her şey baş belasıdır. Eğer bana eleştirmenlerin kılı kırkyaran ve müşkülpesent yorumlarından yarar gördüğünü dürüstçe söyleyebilecek bir yazar getirebilirsen, hemen şurada sana elli papel veririm. Profesyonel eleştirmenlerin hiçbirinin yorumlarının dikkate değer olmadığını kastetmiyorum; düzenli ilkelere sahip bazı eleştirmenler de elbette var. Çoğu zaman, genel kanıya karşı muhalif olmaya inanırım. Tamamıyla hakaret olarak algıladığım eleştiriler de oldu -ki bunların bazıları feci derecede kişiseldi- ama artık onlar geçmişte olduğu kadar beni sinirlendirmiyor. Şu an hakkımda yazılan en şoke edici iftiraları okuyabiliyorum, hem de bir nabız aralığı kadar bile geçiştirmeden. Bu bağlamda, genç yazar adaylarına vermek istediğim çok önemli bir tavsiye var: Asla ama asla bir eleştirmene geri dönüş yaparak kendinizi küçük düşürmeyin. Kendi editörlerinize bu geri dönüş mektuplarını yazın ama gazetelere asla malzeme
vermeyin.
PATI HILL: Kişisel tuhaflıklarınız var mıdır, varsa birkaçını bizimle paylaşabilir misiniz?
CAPOTE: Sanırsam benim batıl inançlarım bir tuhaflık olarak yorumlanabilir. Bütün sayıları anlamlandırırım mesela. Telefon numaralarını kötü şans olarak düşündüğüm için hiç aramadığım bazı insanlar var. Veya aynı sebepten ötürü bir otel odasını içime sindiremediğim de olur. Sarı güllerin varlığını hoş göremem -ki bu çok üzücü, çünkü aslında onlar benim favori çiçeklerim-. Aynı küllükte üç sigara izmaritini birlikte bırakamam. Aynı uçakta iki rahibeyle seyahat edemem. Cuma günleri asla bir şeye başlayamam ya da bir şeyi bitiremem. Yapamayacaklarımın ve yapmayacaklarımın sınırı yok. Fakat bu ilkel düşüncelere bağlılık sayesinde ulaştığım şaşırtıcı avunçlarım da var.
PATI HILL: Konuşma arasında, tercih ettiğiniz meşgalelerin “muhabbet, okuma, seyahat, yazma” sırasıyla olduğunu söylediniz. Bu sırayı gerçekten uygular mısınız?
CAPOTE: Evet, uygularım. En azından kesinlikle eminim ki, muhabbet daima en başta gelir. Dinlemeyi ve konuşmayı severim. Kutsal cennetler aşkına, kadın! Konuşmayı gerçekten sevdiğimi görmüyor musun?

Çeviri: Ahmet Duran Arslan & Ufuk Olğun

Related posts