BORGES GERÇEKTE KİMDİ?

Borges gerçekte kimdi? Bir büyücü mü yoksa bir yazar mı? İflah olmaz bir okur mu? Yoksa kitaplara tapan bir pagan ya da kütüphanelere ibadet eden bir münzevi miydi?

O dünyasını harflerin, kelimelerin, cümlelerin yani yazının üzerine kurmuş bir mühendisti. O öteki dünyayı da onun deyimiyle burada, kitaplarda bulmuş ve ölene kadar da kitaplara tapmış bir uslanmaz aşıktı. Uzun hayatının muhasebesini yapmış olsa, uykudan çok kitap okumakla ömrünü geçirdiğini rahatlıkla söyleyebilirdi. Tabii kör olduktan sonraki dönemi de bu ömrün içine katmak gerekir. Çünkü o kör olsa bile kitaplara dokunarak, koklayarak, okşayarak yarenliğini devam ettirmiş ve kendisine kitap okuması için genç zihinlerle birlikte bu yolculuğa devam etmişti.

Tüm ömrü boyunca yazmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen bir adamdı. Küçüklüğünden beri yazıyordu. 1927’den itibaren öykü yazmaya başladı. Ama esas 1933 yılında ilk gerçek öyküm dediği “Sokağın Köşesindeki Adam”ı bir gazete ekinde yayınlattı ve hatırı sayılır bir ün kazandı bu öyküyle. Ve gerisi de geldi. O günden ölene kadar şiir, öykü, inceleme, anı, deneme, eleştiri, senaryo, ders notları yazdı. Yazmadığı bir şey kalmıştı, o da roman. Romandan hep uzak durdu. Roman onun gözünde daha kurgulanmış bir dünyaydı. Bu kurgunun sıradan, bilindik ve beklendik bir kaygıyla ilerleyeceğini düşündüğü için de roman Borges’in hep ötesinde kaldı. Ona göre öykü romandan çok daha zengin bir içerik ve gerçek dünya sunmaktaydı. Onun metinleri birinci okumadan değil ikinci hatta üçüncü okumalardan sonra zevkine varılacak şifreli anlatımlar içerirdi. O eserlerinde bilgiye, çoğul ve katmanlı olana vurgu yapar ve var olan evrenin kavram ötesi bir yapısı olduğunu imlerdi. Ona göre kısa öyküler yazmak, en yoğun ve sınırsız olanı, olağandışına duyulan isteği ve gerçek dışına çıkmayı ortaya koymanın en ayrıcalıklı yoluydu.

Çoğu eleştirmenlerce bir ayağını modernizme diğer ayağını postmodernizme atmış ara dönem yazarı olarak nitelenmişti. Kuşkucu, sınır tanımaz, büyülü, akıldışı, iflah olmaz bir okuryazar olarak öykülerinde yarattığı gerçeklik eğilip bükülebilen, eğrilip kırılabilen, kuşku duyulan ya da gerçekte olmayan bir gerçekliktir. Düzlemler ve düşlemler arasında öykülerini ilmek ilmek kuran Borges, adeta öykülerinin içinde öyküler saklamıştır. Okuyucusunu öykülerin içindeki labirentlerde kaybetmeye bayılırdı.

O yazarken okuyucuyla sohbet eden bir yazardı. Onun öykülerini referans alan yazar adayları ilk bakışta onun dilinin ve okunabilirliğinin basitliğine aldanmıştır. Oysa öykülerin peşine düştüklerinde buzdağının altında kalan bir yazın diliyle karşılaşmışlar ve uçsuz bucaksız derinlikte birçoğu kaybolup gitmiş, birçoğu yazmayı bırakmış, geriye kalanlarsa iyi bir okuyucu olmakla yetinmiştir. Onun gibi yazmak için önce biçim üzerine kafa yormak gerektiğini anlayanlarsa onun gölgesinin ardına takılmıştır. O yazın diline çok farklı bir biçim sunmuştur. Ama bu gizli bir biçimdir. Her okumada farklı dünyalara sürükleyen ustalıklı bir yazımsal dildir. O her öyküsünü matematiksel bir kusursuzlukla kurmuş bir üstattır. Gerçeği anlatırken gerçekten uzak, gerçeküstü, gizemli hatta büyülü tuzaklarla, sorularla bezeli metinler sunan bir bilge yazardır. Kendine has bir romantik, mantık ve fikir tellalıdır. O zamana, evrene, ölümsüzlüğe, sonsuzluğa, öteki dünyaya ve tanrıya kafa yoran Latin Amerika ve dünya edebiyatına yön veren münzevi bir adamdı.

Borges gerçekte kimdi? Edebiyat tutkunlarının mutlaka tanışması gereken, karanlığa ışık tutan, tanrılardan öyküler çalan bir yarı tanrı, Prometheus’tu Borges. O edebiyatın ta kendisi, hafızası ve dehasıydı. Onunla tanışmaktan korkmayanlar için Borges okumak, edebiyata yeniden başlamak demektir.

Polat Özlüoğlu/ Peyniraltı Edebiyatı/ Mart 2015/ Sayı 23

Related posts