İLHAN BERK İSKELESİ – HAYDAR ERGÜLEN

 

“İlhan Berk gittiğinde şehirler, caddeler, meyhaneler, semtler, akşamlar da yavaş yavaş boşalmaya başladı. Şehrin öbür ucunda kimse yok. Meyhaneden ses gelmiyor. Akşamların kapısını boşuna çalıyoruz, açan yok. İlhan gitti…”

 

Şiir şehirdir ve insan, arkadaşları birer ikişer şiiri terk etmeye başlayınca şehirden çekilir.

Bazı caddeler kapanır. Bazı semtler birden uzağa düşer. Bazı meyhanelerin ışığı söner.

Oysa her şey yerli yerindedir. Caddeler her zamankinden daha kalabalık, semtler eskisinden daha yakın ve meyhaneler her akşamdan daha aydınlıktır. Şairlerin ölümüyle bazı caddelerden ayağımız kesilir, bazı semtler kalbimizi kırar ve bazı meyhaneler birden kararır.

Uzun zamandır hepsini de yaşadığım duygular bunlar. Unuttum ama, bazı şehirlere de geri geri gidilir. Gençliğin dönelim der, yaşlılığın gidelim.Yarım ayak, yarım gönül, yarım yürek gidersin, arkadaşlarını doyamadıkları dünyadan koparıp toprağın soğuk koynuna verirsin. Aranıza giren yalnızca şehirler değildir artık, toprak da aranıza girer.

Bir arkadaşım olarak İlhan Berk de şehrimizi, caddemizi, semtimizi, meyhanemizi terk edip gideli hayli zaman oldu. Onu da toprağa verdik. Maviye versek, suya versek daha mı iyiydi ne? Olurdu sanırım. Paul Valery’nin ünlü “Deniz Mezarlığı” şiiri ne güne duruyor? Uzun şiirin son bölümündeki ilk dizeyle de uğurlardık İlhan’ı: “Rüzgar çıkıyor… Yaşamaya dadanmak gerekir!”

Yaşamanın şairi, hem dadanmadığı ne vardı ki? Şehirler, kırlar, denizler, semtler, gökler, evler, dağlar, şeyler, aşklar, kadınlar, meyveler, sebzeler, bitkiler, çiçekler, güneşler, beyazlar, maviler, en çok da sözcükler. Dadanmadığı ve dalaşmadığı. “Göğsüme dadanan geçimsiz güneş” gibi değil ama, dalaşmak; uğraşmak, ilgilenmek ve biraz da bundan bir haylazlık payı kapmak, hafif bir yaramazlık alanı bulmak gibi.

İlhan Berk gittiğinde şehirler, caddeler, meyhaneler, semtler, akşamlar da yavaş yavaş boşalmaya başladı. Şehrin öbür ucunda kimse yok. Meyhaneden ses gelmiyor. Akşamların kapısını boşuna çalıyoruz, açan yok. İlhan gitti, Süha Tuğtepe Almanya’ya, oradan da şiir bahçesine gitti, cennet, cehennem, bir de şiir bahçesi var, kısaca bahçe, şairler oraya gidiyor ya, Hulki Aktunç gitti, Dağlarca gitti, Mehmet Abi(Mehmet H. Doğan) gitti, Doğan Ergül ile Özge Dirik de az önce gitmişlerdi, Cenk Koyuncu da arkadaşlıktan elbette, hemen onları izledi, bu şairler böyledir, arkadaş arkadaşa baka baka şiir yazarlar, sonra da düşüp giderler ardına en son ayrılanın. Sonra Azer Yaran, Didem Madak, Seyhan Erözçelik, Salih Ecer, Ahmet Erhan, Adnan Azar, İstanbul gitti, Ankara gitti, İzmir gitti, şehirler bitti. Tuğrul Tanyol’un güzelim “Büyü Bitti” şiirindeki gibi oldu her şey: “Büyü bitti, suyu dolaştıran kayık/ ince kabuğuna çekildi gövdesinin/ taş düşmeyi bıraktı, meyve ağacında soldu/…” Büyü bitti, biraz da imge bitti demek gibidir, geriye çıplak, yalın, sert, umarsız, yalnız şiir kalır.

Büyübozumu, bağbozumu… Bağlardaki üzümler gibi birbirine bağlıydı adını sevgiyle, özlemle andığım şairler. Kimi çavuş, kimi rezaki, kınalı yapıncak da vardı aralarında. “Aynı bağın bağbanı” sayılırdı hepsi de. Renkleri farklı ama birbirlerinden renkli, tadları ayrı ama birbirlerinden lezzetli. Şimdi onların ıssız bıraktıkları bağların önünden “derin bir iç sızısıyla” geçiyoruz. Bazen de bağları, bahçeleri, semtleri bir “anı durağı”na toplamak, “hatıra iskelesi”ne bağlamak istiyor insan. İstiyoruz.

Anı durağı. Arkadaşları hatırlama durağı. Arkadaşlık istasyonu. Ahbap garı. Hatıra iskelesi. Ben de tuttum, hayır, ben de durdum, Arnavutköy İskelesi’nin orada bir arkadaşlık sahili, ahbaplık kıyısı buldum. Haftada bir belediye otobüsünden inip, genellikle akşamüstleri, tam otların sarardığı zamanlar değil, tam havanın karardığı, şairlerinse aydınlandığı zamanlar. Havada bulut, kafada bulut, gönülde bulut, ezcümle vakitlerden şair vakti, bulut vakti. Durup vakti. Gurup vakti işte. Orada, Arnavutköy otobüs durağı ile Arnavutköy iskelesinin arasında duruyorum, sanki hepsi deniz mezarlığında yatıyormuş gibi çoktan seferi olmuş, yüzleri, gülüşleri, bakışları suda dalgalanan arkadaşlarıma el sallıyorum. Belki de şu “ay kana kana batıyor” dizesine özenip de kana kana batan güneşe saklanmış olabilirler diye, iki elimi birleştirip bir uzakdoğu selamı gibi güneşi selamlıyorum. Sular da nasibini alıyor bundan, sular benden akıllıdır, Dağlarca “bizden” diyordu, sular akıllıdır ve hemen aslında bunun bir göz kırpma olduğunu anlarlar. Sular bizden anlayışlıdır. Ne tuhaf, bazı şairler sanki bazı dizelerde buluşurlar. Dağlarca’nın bu dizesini sanki İlhan Berk yazmış gibi düşündüm şimdi. Ya da ikisi ortak olmuşlar, birinden sular, birinden akıl ve elbette ikisinden de, bizden.

Orası benim arkadaşlarımı gömdüğüm değil, gördüğüm yer. Haftada bir sanki vakt-i kerahat gelmiş ve adları artık yoklar alfabesinde okunan arkadaşlar güneşin sofrasında buluşmuşlar gibi, su burcu, akşam burcu, deniz burcu, ahbaplık burcu, şiir burcu ve rakı burcuna mensup sevgili arkadaşlarım da, son Boğaz köylerinden olan Arnavutköy’e doğru gözlerini, gönüllerini seferber etmişler gibi bir akşam oluyor, bir buluşma başlıyor, bir şeb-i arus yaşanıyor. Gözyaşının, kavuşmanın, vuslatın, arzunun yeri, vakti olarak.

İlhan Berk çok şey söylerdi, çok şey sorardı, çok şeyi merak ederdi, çok bir çocuk gibi ilgilenirdi her şeyle. İster kendi döneminden, ister sonraki kuşaklardan, ister ilk kez tanıştığı bir şair olsun, mutlaka onun aklını çelecek bir şey söyler ya da onu düşündürecek bir soru sorardı. Bana da sorardı, arkadaşlığımız hayli eskiydi çünkü, otuz yıla yakın. Kahvede, meyhanede, evde, festivalde, sokakta sorusuz duramayan bir adamdı, şiirsiz duramayan bir adamdı demeye de gelir bu aynı zamanda. İlhan Berk’in söylediklerinden aklımda kalanları, onun bazı sorularını ara sıra yazdım, bazen de tıpkı “bazı şiirler bekler bazı yaşları” dediği gibi Necatigil’in, bazı sorular da bazı zamanları beklermiş, anladım. Öyleyse İlhan Berk’in zamanını bekleyen daha pek çok sorusu var bende ve kuşkusuz pek çok şair arkadaşında, arkadaşımda.

O sorulardan biri hakkında daha önce de kısaca yazmıştım, 1997 ya da 1998 yılıydı, İlhan Berk’le İstanbul’a geldiğinde mutlaka uğradığı İstiklal Caddesi’ndeki Kaktüs’te buluşmuştuk. Benim 40 Şiir ve Bir… kitabım yeni çıkmıştı. Kitap hakkında belki bir süre konuştuktan sonra, birdenbire durdu ve “Ölümü çalışıyor musun?” dedi. Şiir zaten ölümü çalışmak için değil midir?, gibisinden “şairce” bir cevap mı verdim yoksa daha “dervişçe” bir tutum takınıp “fakirin en iyi işi ölümü çalışmak değil midir zaten?” diye bir cevap mı verdim, hatırlamıyorum. Belki de ne diyeceğimi bilememişimdir. Ama sonunda ölümü çalıştığımı söyledim ona. O günlerde, 1999’da Ölüm Bir Skandal adıyla yayımlanan kitabın şiirlerini çalışıyordum: “Her şair ölümü çalışmalı,” dedi. “Her canlı ölümü bir gün tadacaktır” der gibi.

İlhan Berk ve onun, ölümü hepimizden evvel ve çok çalışan şair arkadaşları, arkadaşlarımız. Siz hepimizden çalışkan çıktınız, ölümü de şiir gibi tutkuyla çalıştınız, çalışmışsınız meğer. Belki de şiiri derin, büyük bir tutkuyla çalışanlar, aynı anda şiirle birlikte ölümü de çalışıyorlarmış. İlhan Berk beni bağışlasın, o kadar çalışkan bir arkadaşı olamadım onun, şiir ve ölüm üstüne sanırım biraz daha çalışmalıyım. O vakte kadar da adını “İlhan Berk İskelesi” koyduğum Arnavutköy İskelesi’nin orada duracağım birkaç dakika, sizlerle orada buluşacağım, orada konuşacağım sevgili arkadaşlarım.

 

Related posts