Beat Kuşağı’na Tiyatrodan Bakmak – ELİF BENAN TÜFEKÇİ

“Buck: Büyük ve kederli bir bulut, işte olman gereken her şey bu kardeşim.”

Beat Kuşağı, Jack Kerouac

Jack Kerouac, 1957 yılında, olay yaratan romanı Yolda yayınlandıktan sonra, bir  tiyatro oyunu yazdı. ‘Beat Kuşağı’ adını verdiği bu oyun Tanrı ve hayalleri bir araya getiren birkaç adamın hikâyesini anlatıyor. Oyunda kadın karakterler yer alsa da, daha çok erkeklere ait bir dünyanın betimlemesi yapılmaktadır. Oyun, Beat dünyasına dair kişilerin, bir gününü tüm çıplaklığı ile bize sunuyor.

Oyunun yazıldığı dönemde, Eisenhower, başkanlık; Nixon ise ona başkan yardımcılığı yapıyor; II. Dünya Savaşı’nı atlatan Amerika, hemen ardından gelen Kore Savaşı’nı yaşamış ve binlerce insanın ölümüne sebep olmuş bir Amerika haline geliyor! Bir tarafta Amerikan Rüyası pompalanmaya çalışılırken, bir yandan da cadı avlarının başladığı bir dönem. Amerika, son hızla savaş sonrasında aldığı hasarları kapatmaya çalışıyor.

Fakat bu tabloya rağmen, coşku içinde olan insanı anlatıyor Kerouac. Oyunda, karakterler ritmini hiçbir zaman kaybetmiyor. Ahenk içerisinde içip, at yarışı oynayıp, Peder’le Budizm hakkında konuşup, seksüel arzularından bahsediyorlar. Hepsi genellemelerin dışında kalmış, Amerikan Rüyası’nın suratına tükürmüş, dostluğun peşinde olan, gündelik hayattan kişiler… Demiryolu işçileri, caz ritmleri ile Ömer Hayyam’dan dizeler okuyor ve yaşıyorlar. Sadece yaşıyorlar…

“Yapmak istediğim şey, Amerika’da tiyatro ve sinemayı yeni baştan yaratmak, ona spontan bir ruh kazandırmak, ‘durum’ üzerine önyargıları ortadan kaldırmak ve insanların gündelik hayatlarında olduğu gibi deli dolu konuşmalarına olanak tanımak. Oyun dediğin budur işte: Özel bir konusu yok, özel bir ‘anlamı’ yok, insanlar nasılsa aynen öyle. Yazdığım her şeyi, dünyaya inmiş ve onu hüzünlü gözlerle izleyen bir Melek olduğumu hayal eder ve öyle yazarım.” Jack Kerouac

Jack Kerouac, kendi Beat tanımlamasını, oyun karakterlerine de yansıtmış. Beat kuşağının babası olarak tanımlanan Kerouac, hem Beatlere, hem de 1960’lı yılların başında gelişen kültür hareketine yön vermişti. Yolda, Beat kuşağının anlayışını en iyi yansıtan eserlerden biri oldu. Öncelikle spontan düzyazı tekniği kullanılması, herkesi başka bir biçimle karşı karşıya bıraktı. Romanda seks ve uyuşturucu vardı. Bunun yanı sıra isyan, hız ve müzik eşliğinde bir hikâye anlatılıyordu. Oldukça ilgi gören bu kitap, basın tarafından geçici bir heves olarak nitelendirildi. Kerouac ile röportaj yapmaya giden gazeteciler kitap yerine, Beatlerin yaşam tarzıyla ilgili sorular soruyordu. Fakat Kerouac’in Beat tanımlaması ile medyanınki farklıydı.

Medya daha çok, bedensel zevklerine düşkün ve toplumun kurallarını yıkmak isteyen bir yaşam tarzından söz ediyordu. Ve tanımlamalarda kullanılan dil, Beatleri genç suçlularmış gibi yansıtıyordu. Kerouac bu tanımlamaların es geçip, kendi bakış açısını sunmak istedi. Bunun için de, Beatleri anlatan pek çok makale yazdı. Bunların içinde en önemlisi, 1958 yılında Esquire dergisine yazdığı ‘Sonuç: Beat Kuşağının Felsefesi’ adlı makaleydi. Burada üzerinde durduğu kritik nokta, Beat kuşağının bir ‘suçlu’ olarak tanımlanmaması gerektiğiydi. 1940’ların sonuna doğru John Clellon Holmes ve Allen Ginsberg’le kurdukları bir düşten söz ediyordu. Amaçları hayatın ruhani tarafını görmekti.

Jack Kerouac, Beatlerin iyimser olmadığını düşünenlere de karşı çıkıyordu. Kayıp Kuşak ile doğrudan ilişkilendirilmemeleri gerektiğini düşünüyordu. ‘Aslan Değil Kuzu’ adlı makalesi bu yanlış anlaşılma üzerine yazılmıştı. Beatlerin hayatı kabul ettiğini, Kayıp Kuşak’ın ise yıkıcı taraflarının olduğunu söylüyordu. Politik olarak da, Kayıp Kuşak ile farklarının üzerinde duruyordu. Kayıp Kuşak, politikaya karşı ilgisiz değildi ve eylemde bulunuyordu. Beatler ise başka insanların hayatına ‘müdahale etmeme ruhu’ nu taşıyordu.

Kerouac, Beat kavramında tanımı değiştirdi. Aslında kelimenin ilk çağrıştırdıkları fakir, bitkin, kederli ve serseri sözcükleriydi. Kerouac ise Beat sözcüğüne ‘öteki’ olmanın dışında bir ihtişam verdi. ‘Beatific’ yani kutsayan ve ‘beatitude’ yani ahiret mutluluğu anlamlarında da kullandı. Bu sayede, Beatlerin var olan dini taraflarına da vurgu yapmış oluyordu.

O dönemde kendisiyle röportaj yapan biri, ‘Beatlerin kendilerinden geçmek isteyip istemediklerini’ sordu. Kerouac bu soruya, ‘Evet, bilirsiniz İsa Cennetin Krallığını görmek için kendinizden geçmeniz gerekir’ diye yanıtladı. Kerouac’ın metinlerinde dinin ve Budizmin yeri yadsınamaz. Budizmin ilk kuralı olan ‘Hayat acı çekmekten ibarettir’ felsefesi, Kerouac’in Beat’e bakış açısını yansıtıyordu.

‘Milo: Sonunda, her şeyin sonunda hiç kiraya çıkmamış bir giysi kadar temiz ve lekesiz olan varlık Cennete ulaşır ve Tanrı’ya geri döner, yani bu yüzden bizler henüz orada değiliz diyorum.

Buck: Nasıl orada olmayız ki? Başka bir yerde olamayız… dünya veya Cennet, beden neyse odur… Ödülümüzden kaçınamayız… Kesinlikle Cennetteyiz, Milo.’

Uyuşturucu ve seks konusundaki cevapları da hazırdı. Uyuşturucuyu, Tanrı hakkında görüntüler görmeyi sağlayan ve onu Tanrı’ya yakınlaştıran bir madde olarak tanımlıyordu. Seks ise Cennete giden yoldan başka bir şey değildi. Oyundaki karakterleri ise Beat’e bakış açısını yansıtan, tutuşan insanlar arasından seçmişti.

 

Related posts