Ece Ayhan Ortaya Çık Artık – LÂLE MÜLDÜR

“… iddia ediyorum ki Ece Ayhan diye bir şair yaşamamıştır. Onu tanıyan kimse yoktur. O yıllardır Ece Ayhan rolünü oynuyor. E. A. rolünü bile oynamıyor. Kendi polisiye evreninde yarattığı bir adamı oynuyor. Belki bunu biraz da kendini korumak için yapıyor. Çünkü hayatta da şiirindeki gibi olsaydı, hiç kimse katlanmazdı buna.”

 

Ece Ayhan on altı yaşında okulun kütüphanesinde keşfettiğim bir şair. Ondan bir usta olarak, teknik açıdan çok yararlanmışımdır. Çağın en büyük şairlerinden biri. Onu kimseden duymayarak kendi kendime keşfettim. 1973 yılında on beş yaşındayken Robert Kolej’in kütüphanesinde Bakışsız Bir Kedi Kara kitabını buldum. Kitabı daha hiç kimse okumamıştı. Olağanüstü sarsıldım ve bazı şiirleri defterime güzel bir yazıyla kopya ettim (Kendisi sonradan bu defteri bakkal defterine benzetmiştir!). Ve tanımadığım bu büyük şair üzerine hayal kurmaya başladım. Bence çok zarif, çok ince, korkunç sarsıcı, çok değişik bir insan olmalıydı.

Yıllar sonra Gümüşlük’te karşılaştık. Çok şaşırdım çünkü aldırışsızdı, çünkü karşımda Türkiye’nin yetiştirdiği bütün değerlerle alay eden, olağanüstü yıkıcı, menfi, müfettiş gibi bir adam duruyordu. Nitekim Türkiye’de benden okul diplomalarımı kontrol eden bir tek Ece Ayhan olmuştur. Ece Ayhan bunun gibi Türkiye’de herkesi sorgulamış hatta tutuklamıştır.

Bunlar dedikodu değil, bunları herkes biliyor ve onu kötülemek için kullanıyorlar. Benim bu konuyu gündeme getirmem, Ece hakkında çizilen bu olumsuz imajı yok etmek içindir. HAYIR! Ece Ayhan şiirinden apaçık belli olduğu gibi olağanüstü zarif, ince bir insandır ancak o kadar mükemmel bir şiir yazıyordu ki şiirine kilitlendi, şiirin kurbanı oldu. Şiirinin dünyasına mahkûm oldu. Şiirinde eldivenleri ters giydiği için hayatta da eldivenleri düz giymeyi unuttu.

Bu neden böyle oluyordu? Bunu poetikası ve psikolojisi ile açıklamak istiyorum.

Birçok şair akraba gibi görünürken, Ece yetimdi. Tıpkı kendi seçtiği ismin refere ettiği gibi garibanların, garibellaların kraliçesiydi. Ben Ece’ye  yöneltilen bütün eleştirileri poetikasıyla açıklıyorum. Şiiri çok hermetik, esoterik anlamlar içeren bir şiirdi. O denli güçlüydü ki şiiri, şairi kendi içine çekti. Hayatını bir polisiye roman gibi yaşama eğilimi, her şeyin altında bir şey arama hali, paranoid yapı, onu (karşı da olsa) devletle, uyuşturucu kaçakçılarıyla, mafyayla buluşturdu yani etrafındaki herkesten şüpheleniyordu. Yort Savul’dan sonraki şiirleri öncüllerine oranla daha zayıftır. Ece her şeyi tersine çevirir. Bir hayat kadını olan Çanakkaleli Melahat Meryem, İsa ise asi olur. Türkiye’de yazılan en erotik şiirdir. Sentaks kırmaları, yetkin üslubu, lirik ve anarşik ses unutulmazdır, o kadar ki birçok genç şaire damgasını vurmuştur.

Atonal müzikle yakınlık (anlamsızlık) öte yandan şiirin müziğe çok yaklaşması da tehlikeli. Şiirle okuyucu arasındaki bağlantı rastlantı, pamuk ipliğine bağlı. Öte yandan şairin zengin bir kültür ve özellikle tarih hazinesi vardır. Satır aralarında Resneli Niyazi’den bugün çok tartışılan Sabetaylar’a kadar göndermeler vardır. Bütün bu referansları bilen, bulabilen okuyucu kanaatimce şiiri bütünüyle anlar. O kendini bir şair değil bir ekonomist olarak tanımlar. Örneğin onlara göre Anadolu’da her yeri düşünce ilk bir 10 yıl gâvurluktur. Anlaşılan biçimlerden çok deformasyona gider. Yeni biçimler, yeni özleri veya yeni özler yeni biçimleri mi doğurur veya böyle bir mecburiyet yok mudur?

Ece Ayhan’da Cöntürk’ün 60’da saptadığı gibi global deformasyon vardır. Bu dilde büyük bir toptanyıkıcı hareketi içerir. Bu dilde büyük bir toptanyıkıcı hareketi içerir. Batıcıları “gülelim, eğlenelimciler” olarak tanımlar. Doğuyu ise çileden geçmeden postnişin olmayı düşledikleri için eleştirir. Çağdaşlarını uyamamışlardır ve bütün sol kolları kesiktir. Doğuya fazla giden ve tersi. Buradan Ece Ayhan’ın ölümünün arkasından konuşanlara yani özel hayat bağlamında burada Ece Ayhan’ın kendi sözleriyle cevap vermek istiyorum: “Ancak rûmun şuarası ölümün arkasından konuşur.” Şiiri soğan mürekkebiyle yazılmış gibidir ancak ateşe tutulduğunda yani çileden geçildiğinde anlaşılabilir. Yoğun ödip kompleksi ( çocuklar babalarını sabuna boğacaklardır), onu devlete karşı yoğun bir düşmanlığa iter. Oysa bu tür kompleksleri aşmış kimselerin devlette daha doğrusu güçten ürkmediklerini veya düşmanlık gütmediklerini, devletçi de olmadıklarını ama nötr olduklarını gözlemlemekteyiz.

Şiirinde devletle uğraşan Ece Ayhan, kendisi devlet oldu. Bunun en güzel ispatı son kitabı Morötesi Requiem’in başlangıç cümleleridir. Bakın o zarif, lirik şiirlerin sahibi Ece Ayhan bir kitaba nasıl başlamaktadır: “Küçük harflerle yazılmış bir anlatı denemesi, bir taslak -ki polisle içli dışlıdır-“

Ece Ayhan sanatını da, özel hayatını da polisiye bir evren içinde yaşamıştır. Hatta bana söylediğine göre Ece Ayhan’ın ilk şiiri Arsen Lüpen isimli polisiye bir şiirdir. Ama bu durum onun şiirinin büyüklüğünden kaynaklanıyor. Açıklayacağım. Yoksa ben onun ne kadar ince ama çok kırılmış bir ruh taşıdığına yakından şahidim. Ağladığını da görmüşümdür. Ama her zaman olmadı bu; onun güvenini kazanabildiğim, kabuğunu kırabildiğim çok ender anlarda oldu. Bu toplum ona başında o kadar acımasız davrandı ki, o donmuş bir lahanaya döndü. Bir kere görmüştüm, kırağının altında yatan lahanalar. Önce buz gibi bir gerçeklik, sonra yaprak yaprak açılan hep aynı olgu. Değişik hiçbir şey yoktur lahanada. Yaprak yaprak kendini tekrarlar. Ece Ayhan’ın sohbeti de biraz böyledir, çok sıkı bir şey patlatmadığı zaman. Mütemadiyen kendisine yapılan kötülükleri tekrar eder durur. On yıl sonra karşılaşsanız yine böyledir. Onun dünyasında yeni hiçbir şey olmaz. Donup kalmıştır, yaşamıyor gibidir. İnsan kaybolmuştur, özne yok olmuştur.  Şairin kendisini göremeyiz. O aslında o kadar müfettişlikten uzak, yabancı bir kişiliktir ki poetikasını da bu yüzden örtmek, gizlemek, bilinmeyen sözcüklerle hermetik bir hale getirmek zorundaydı.

O ‘gizli bir Yahudi’ gibi yaşamak zorundadır artık. Ortodoksluklar şiirinde bunu açık açık yazar:

“…üzerine bir dedikodu. Gömdürülmüştür diri diri toprağa ve başaşağı. Ürker ve parlar birkaç katana ötede. Neden anlamıyordum. Çalar lavtasını yılgının elden düşme. Malta Yahudisi’ni okuyordum. Barındığım bir sandukanın içinde.”

Ya da Gizli Yahudi şiirinde olduğu gibi: “Adam! Niçin hıçkırıcakmışım sanki. Kolaylıkla sever, bir kemerin altından geçer, kolaylıkla unutur bir ne gizli yahudiyimdir ben.”

Ece Ayhan kendisini metamorphosis gömütlüğüne gömmek zorunda kalmıştır; “Ortodoks gibi düşünüp Osmanlı gibi şakımıştır.” Çünkü kendisi 20. yüzyılın en orijinal şairlerinden biridir. O kadar kimseninkine, dünya üzerinde yaşayan, yaşamış hiç kimseninkine benzemeyen bir şiirdir ki YAZARINI ÖLDÜRMÜŞTÜR. Bunu Orhan Koçak’ın bir yazısında değindiğini Adorno alıntısıyla açıklayacağım. “Öznelliğin uç noktaya vardırılması”yla “dilin artık hiçbir özneye ait olmayan kendi sesinden” bahsediyor Adorno. İşte söylediklerimin en güzel ispatı ve bir şaire yapılabilecek en güzel iltifat. Öznellik o kadar uç noktaya vardırılmıştı ki ortada artık özne kalmamıştır.

İşte bunun için iddia ediyorum ki Ece Ayhan diye bir şair yaşamamıştır. Onu tanıyan kimse yoktur. O yıllardır Ece Ayhan rolünü oynuyor. E. A. rolünü bile oynamıyor. Kendi polisiye evreninde yarattığı bir adamı oynuyor. Belki bunu biraz da kendini korumak için yapıyor. Çünkü hayatta da şiirindeki gibi olsaydı, hiç kimse katlanmazdı buna. Daha doğrusu yaratıcılıktan çok nasibini almış bu otoriter, ikiyüzlü, donuk lahana toplumda barınamazdı. Kendinden farklı olanı hemen toplumdışı yapan, onu cezalandıran, onu hemen yok eden bir toplumdur bizimkisi. Ece Ayhan’ın şiiri gibi yabancı bir adam çıksaydı karşımıza, kim buna dayanabilirdi ki?

Parçalanmış olacaktı, açığa vursaydı imgesini. “Uyandırdı, Türkçeleştirdi barok bilincini.” Dünyaya düşen bir adamdır o. Ve dünyaya düşen adamlar linç edilir. Buradan Ece Ayhan’a sesleniyorum:

Ece Ayhan, dünyaya düşen bir adam da olsan seni herkes kabul etti artık. Senin için herkes kaygılanıyor. Sen de biraz rahatla artık. Ne olur bize gerçek Ece Ayhan’ı göster! Şiirinle Türk şiirini aydınlattığın gibi şu sıkıcı hayatlarımızı da tuhaf bir öte dünya ışığıyla aydınlat!

Ece Ayhan: Yelkenlisinin adı mor bir mürekkeple yazılır. Eski bir İspanyol gözlemcisine göre, karşılaşmalar körfezinde, görünmeyen bir elin işaretlediği, insan yıkıcılığının anatomisini okumuştur. Çıkış kapıları gösterilmemiştir. 50 milyon sene önce, soğuk bir buz denizinde bir trilobitken duymuştur melankolyayı. Denizin aynasına dalıp kaybolmuştur. Dönerek bir ilişki kendisiyle yapabileceği öte dünya daireleri onun karaya olan uzaklığını gösteriyor. O da hem bunu görmeyi viyole daireleri hem de bunu göstermemeyi dünyasal uzaklığı istiyor.

Ahmet Güntan’ın “kendini camdan köşke kalbinden vuran şairi” gibi yıllardır nefes nefese korna halinde geziyor. Göğsünde ağır bir kelebek ve kara bir pelerinle, farklı zaman dilimlerinde, İstanbul sokaklarında görülmüştür.

Ece Ayhan çık artık, ortaya çık!

Kimse seni yabancılığından ötürü tutuklamayacak!

Related posts