Mekânın Cennet Olsun, Vonnegut – CEM TUNÇER

“Ona göre dünyanın geri kalanı yoktu. Ona göre dünyanın kalanı, kendisiydi. Her bir hayat değerliydi ve bunu kanıtlamak için bir ideolojiyi temel almaya ihtiyaç duymuyordu.”

Kurt Vonnegut, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli isimlerindendi.

Onun kalıcı ve kendinden sonrakileri yeniliğe zorlayan taraflarından biri, edebiyatının büyük anlatılara meydan okumasıydı.

Hıristiyanlıktan Marksizm’e, dinden bilime tüm büyük anlatılara, her türlü otoriteye meydan okuyan bir karşı-kültür figürüydü Vonnegut.

Onun savaşı Vietnam değil, İkinci Dünya Savaşı’ydı. Dresden’in bombalanmasını, “Yaşanabilir, hem de güzel bir şehrin böyle bombalanması… Savaşın yıkımından ve anlamsızlığından etkilenmiştim,” şeklinde açıklayacaktı. Dresden ile birlikte yıkılan ve bombalanan, sadece bir şehir değildi; dünya artık yeni bir döneme girmişti ve bu yeni dönemde, ‘modern’e ait büyük anlatılara yer yoktu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, yapı bozumun Amerika’daki üniversitelerde ‘moda’ olmasından çok daha önce, Vonnegut, bu ilkeleri kendi kültürünü sorgulamak, onun ardındaki boşluğu açığa çıkarmak için kullandı. O, Aydınlanma, Marksizm, din gibi anlatılara ve bunların üzerine kurulduğu mutlaklığa, doğruculuğa, totaliter kavramlara karşı duruyordu. Tek bir doğrunun hâkimiyetine ve kabulüne, Batının övdüğü eski değerlere, normatif idealara tahammülü yoktu. O tahammülü, Dresden’de yitirmişti.

İlk kitabı Otomatik Piyano’da, teknoloji karşısında hayatları anlamsızlaşmış bir topluluğu anlattı. İkinci Dünya Savaşı’nda üretim için artık insanlara gerek duyulmayan bir sistem geliştirilmişti ve sonrasında, insanları bekleyen işsizlikti, değersizlik ve boşluk hissiydi.

İlk kitabında, teknolojiye ve Amerikan toplumuna dokunduyordu Vonnegut. Modernitenin temeli Aydınlanmayı, yerine alternatif bir anlatı koymadan eleştiriyordu. Dresden’in yıkımını görmüştü ve bilim hakkında bildiği, “Bilimsel hakikati Hiroşima’nın üstüne attığımız”dı.

Kedi Beşiği’nde, kendi kültürünün, Amerika’nın temelini oluşturan öğelerden biri ile, belki de en önemlisi olan dinle uğraştı.  Hıristiyanlığın keskin ve sert ideolojisine karşı yeni bir şey yarattı: Bokononculuk. Kutsal kitapların kati, kuralcı, sorgulanamaz içeriğine, dinî metinlerin mutlaklığına, Bokononculuğun kitabıyla karşı çıktı: Kitabın bitmiş ve nihai bir kopyası yoktu çünkü Bokonon kitaba her gün yeni şeyler ekliyordu.

Mezbaha No.5’te, Bokonon’un bizleri uyardığı mutlaklığın sonuçlarını görüyorduk: İkinci Dünya Savaşı. Bu romanda, daha öncekilerin aksine, Vonnegut kendisini hikâyeye dahil etmekten çekinmedi. Kitabın en başında, eski bir savaş arkadaşını, Dresden’de yaşananları hatırlatabileceği umuduyla ziyaret ediyordu. Arkadaşının eşi, Mary, Vonnegut’un yazacaklarından habersiz, onu savaşa destek olmakla suçluyordu. Vonnegut, savaşı bırakıyor ve ona kendi küçük anlatısıyla cevap veriyor; tarihi ilerleteceği düşünülen savaşı, romanında kronolojiyi reddederek kırıyordu.

Kitaplarını bir kenara bırakırsak, Vonnegut’un en büyük motivasyon kaynağı, mensup olduğu toplumdu. Ona göre bir yazar, cemiyetine hizmet etmeli, değişim için bir araç olmalıydı. Hitler de Stalin de, kendilerine Vonnegut’un topluma bağlı olduğu kadar bağlı bir yazarları olsun isterdi.

Vonnegut, dünyanın kalan kısmını öteki olarak nitelendirip, onunla hoşgörü ve saygıya dayalı ilişki kuran eski kafalı bir hümanist olmadı hiçbir zaman. Ona göre dünyanın geri kalanı yoktu. Ona göre dünyanın kalanı, kendisiydi. Her bir hayat değerliydi ve bunu kanıtlamak için bir ideolojiyi temel almaya ihtiyaç duymuyordu.

Vonnegut’un kahramanı Hazreti İsa değil, “Ne mutlu merhamet edenlere, ne mutlu barışı sağlayanlara,” diyen, dağdaki vaazi okuyan İsa’ydı: “İsa’nın söyledikleri doğruysa, onun Tanrı olup olmadığı, ne fark ederdi ki?”

Jefferson’ın insanî görüşlerinin hakkını verdi ama köle sahibi bir efendi olduğunu unutmadı; Lincoln’ü hep daha çok sevdi.

Sadece kahramanları yoktu, onu kahramanları olarak gören de çoktu:

1923 doğumlu Norman Mailer onu “Bizim Mark Twain’imiz,” diye selamlarken, 1925 yılında doğan Gore Vidal yazar için, “Tarzı hiç kimseye benzemiyor,” diyordu.

1961 doğumlu Rick Moody, ki Vonnegut ilk kitabını yayımladığında doğmamıştı bile, “Gençliğimi onun kitapları olmadan nasıl geçirirdim bilmiyorum,” diyordu ölümünün ardından.

Jonathan Safran Foer, Vonnegut öldüğünde otuz yaşındaydı: “Kimi yazarlar çok fazla okur yetiştirir, kimi yazarlar çok fazla yazar. Vonnegut, ikisinden de fazlasıyla yetiştirdi.”

Kurt adlı uzay gezgini, ölümden sonraki hayatla ilgili hiçbir ödül ya da ceza beklentisine girmeden, olabildiğince onurlu yaşadı. Etrafta sevilecek kim varsa sevdi, becerebildiğince sevişti, çokça sigara içti. Ne okur hayrına basit yazdı ne de bilgelik taslayarak okurların aklını almaya çalıştı.

             Mekânı cennet olsun. (En sevdiği espri, buydu.)

Related posts