Sabahattin Ali, Bir Köprü – SEMİH GÜMÜŞ

“Sabahattin Ali ile birlikte öykücülüğümüz kendine yeni bir dolaşım kanalı bulur.

…sıradan insanların yaşantılarını çıkış noktası olarak aldığı, döneminin öykü anlayışını değişmeye zorladığı ve kendinden sonra gelen öykücülere yeni bir öykü kalıtı bıraktığı öne sürülebilir…”

Sabahattin Ali’nin edebiyatımızda başkalarına benzemez, ayrıksı bir yeri varsa, bunu onun öykücülüğümüzün çağdaşlaşma yönseminin başlangıcıyla olgunluk dönemi arasında, kendine özgü, sağlam bir köprü oluşunda aramak gerekir. Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile belirgin bir çizgi oluşturan memleket öykücülüğü, Sadri Ertem’de sert biçimler kazandıktan sonra, Sabahattin Ali’de yenilenir. Sabahattin Ali ile birlikte öykücülüğümüz kendine yeni bir dolaşım kanalı bulur. Onun kendinden önce gelen öykücülerle arasındaki asıl ayrımın düşünsel olduğu özellikle saptanabilir. Sabahattin Ali’nin altmışı aşkın öyküsünün ortaya koyduğu birikimin ayrı bir yol açmasının belirleyici nedeni de, ileri dönük bir dünya görüşü biçiminde tanımlanabilecek bu düşünsel farklılığı olmalıdır.

Bu konumuyla kendi dönemini geleceğe taşıyan bir öncü olan Sabahattin Ali, Değirmen’de (1935) yer alan öykülerindeki coşkusal ve romantik anlayışını, Kağnı (1936) ve Ses (1937) ile birlikte gerçekçilik temelinde yeniden kurmuştur. Anadolu’yu çok yakından tanıma fırsatı bulduktan sonra, ülke gerçekliğini yeni bir bakış açısı içinde almaya başlamış, toplumculukla beslenen bir kaygı ve duyarlığın öykülerini yazmıştır.

Onun köy ya da kentten çok, kasaba gözlemlerinin gelişmiş olduğunda birleşilir. Yaşantısının onu kasaba gerçekliğine yaklaştırdığı düşünülür. Gerçekten de kasaba, bütün yaşam kültürüyle ve onun biçimlendirdiği insanlarıyla, Sabahattin Ali’nin öykülerinde çok canlı bir gerçeklik duygusuyla yansıtılmıştır. Kasabanın eşrafı ve bürokratı ile yoksul halktan bireyleri arasındaki çatışmayı, kadınların konumunu ve erkeklerinin kadınlara bakışında somutlanabilecek sıradan kasabalı duyarlığını tam anlamıyla içerden gözlemlerle anlatır. En önemli öykülerinden olan “Hanende Melek”, “Gramofon Avrat”, “Yeni Dünya” bu kasaba gerçekliğini, sıradan insanların hallerini, kasaba duyarlığını etkileyici öykü kişilerinin dünyaları içinde, yetkinlikle yansıtır.

Sabahattin Ali’nin, romanlarında da belirgin olan canlı, okurun ilgisini sürekli diri tutan öyküleme başarısının kısa öykülerinden geldiği saptanabilir. Gençlik dönemi ürünü olan Değirmen’deki öyküleri daha çok ustalık öncesi ama usta bir yazarın habercisi olan öykülerdir. Başlangıçta geleneksel olay öyküsünden, kişilerin eyleme dayalı öyküsünden yola çıktı. Sonra gitgide değiştirdi bu anlayışını. Değirmen‘deki geleneksel anlatım biçimi, neden sonra Kağnı’daki öyküleriyle birlikte yeni bir biçime evrilmeye başladı. Üçüncü kişi anlatımının yalnızca dış gözlem için kullanılmasını Sabahattin Ali de eskitmeye başlamıştır. Artık daha canlı öykü kişileri oluşturmaktadır. Durum ve olay öykücülüğü, yenilenen öykü tekniği içinde geride kalır. Özellikle Yeni Dünya (1943) onun öykücülüğünde bir sıçramaya karşılık gelir. Bu kitabıyla birlikte sıradan insanların yaşantılarını çıkış noktası olarak aldığı, döneminin öykü anlayışını değişmeye zorladığı ve kendinden sonra gelen öykücülere yeni bir öykü kalıtı bıraktığı öne sürülebilir.

Sabahattin Ali, geleneksel öyküleme biçimlerini ustaca kullanmanın yanı sıra, getirdiği yeni gerçeklikle ve şaşırtıcı ölçüde yalın Türkçesiyle de tarihsel bir önem kazandı. İnsancıl, hümanist özü yanı sıra, anlatım biçimlerindeki başarısı ve altmış yıl sonra bugün, ilk yazıldığı biçimlerinde değişiklik yapılmaksızın kendini okutturacak denli yalın, duru diliyle, eskimemiş bir yazardır.

Değil mi ki bir dönemi anlatan yapıtları değerlendirirken onların dili öncelikle tartılmalıdır, Sabahattin Ali’nin öykü ve roman diline bakıldığında da şaşırtıcı bir yalınlık ve doğru bir Türkçe kullanımı görülür. Kullandığı dilin arılığıyla döneminin öbür yazarlarının önündedir. Ayrıca öykü içindeki dil biçimi ve yazınsal dil bağlamında da ayrıksı bir yeri vardır. Her türlü süslemeden arındırılmış, anlatmak istediğini dolaysız ve etkili biçimde anlatan, öykü kişilerinin niteliğinin onların karşılıklı konuşmalarından çıkarılmasını sağlayan bir dil başarısını, üstelik oldukça doğal biçimde yakalamıştır.

Sabahattin Ali, toplumsal çalkantıların siyasal ilgileri çoğaltıp yazınsal ilgileri geriye çektiği dönemlerde, aşırı zorlamalarla öykücülüğümüzün en önüne çıkarıldı. Yersiz ve tamamıyla yanlış çatışmaların ortasına çekilerek, özellikle Sait Faik’e karşıt bir konuma yerleştirildi. Oysa bütün kendine özgülüğüne karşın, öykücülüğümüzün ne en önemli adıydı, ne de Sait Faik ve onda somutlanabilecek yenilikçi anlayışların karşıtını simgeliyordu. Zaman, edebiyat tarihini de yanlışlarından arındırarak geçiyor, yapay karşıtlıklar zaman içinde gerçekle yer değiştiriyor.

Ne kendisini önceleyenlerle, ne de ondan etkilenen ardıllarıyla özdeşlenebilir Sabahattin Ali. Özellikle öykücülüğümüzün gelişim sürecinde kendi yerini almış, kendi döneminin en etkili yazarı olmuştu. Pek çok bakımdan değerini bugün hâlâ koruyor.

Related posts